Zaman Sandığı / Ayşegül ÜNAL

ZAMAN SANDIĞI

Ah bu sokak! Hatırlıyorum, daha dün yaşanmış gibi hatırlıyorum her bir şeyi, her bir anı, her bir hatırayı.
O zamanlar daha on sekizimde ya varım ya yok, bu şehre ilk gelişimdi. Bundan sonraki birkaç yılımı da bu şehirde geçirecektim. Bizim okumaya fırsatımız olmadı, daha o yaşlarda başlamıştık çalışmaya. On bir kardeşli evin en küçüğü, sıra bana ne zaman gelecekti de ne zaman okuyacaktım. Laf! Okumak, sevmek, eğitim görmek, aşık olmak tövbe olmazdı bizim oralarda; günahtı, ayıptı, kusurdu. Hele bir de kız çocuğu isen vay anam! Ne cüret! Ekmeğin aslanın ağzında olduğu zamanlar… Hoş, hep öyleydi ya! İş buldum diyerek gelmiştim bu şehre, aslında evlenmekten kaçmıştım. Bizde kızların çalışması da iyi görülmezdi ya, akrabaların bol olduğu bir şehirdi Allah’tan, zor olmadı babamı ikna etmek.  Dışarıdan bakıldığı zaman ailesini geçindirebilmek için çalışan bir genç kızdım oysa ben evimden, köyümden, ailemden kaçmıştım; bilmiyorlardı. Bilmeyeceklerdi de.

İlk zamanlar akrabaların yanında kalıyordum çünkü bizde kız çocuğu öyle tek başına bırakılmaz. Bir kızı tek başına bırakırsanız maazallah ertesi gün kötü yola düşebilir, başına bir hâl gelebilir, namussuz olabilir. Ancak zamanla kazandığım para artmaya, param arttıkça da bizimkilerin namus anlayışları değişmeye başladı. Ayıp sayılanlar normal görülür, kusur diye laf edilecek davranışlar göz ardı edilir oldu. Hatta ertesi yıl iş yerinden bir kız arkadaşımla birlikte bir ev tutmuştuk da kimseler ses etmemişti. Allah’ım bu ne özgürlüktü! İlk zamanlar bir evi geçindirmenin zorluğunu elbette yaşamıştık ancak bunlar elde ettiğim özgürlüğün yanında lafı bile edilmeyecek durumlardı. Zamanla iş çıkışlarında arkadaşlarla buluşmaya, bu buluşmaların sonunda birbirimizde kalmaya başladık. Bazen sabahlara kadar sohbet eder, neredeyse hiç uyumadan işe gittiğimiz olurdu ancak günler öyle güzel ve hızlı geçiyordu ki…

O akşam yine kızlarla buluşmuştuk, her zamanki gibi sohbet ediyorduk. Ancak biraz zaman geçince kapı çalındı. Gelenleri tanımıyordum, üstelik hepsi erkekti. Ne yapacağımı bilemedim. Bizimkilerin arkadaşlarıymış, beni de tanıştırmak istemişler. Bana sorsalar kabul etmeyeceğim için bu şekilde sürpriz yapmayı tercih etmişler. Elbette kızmıştım. Biz zaten kız kıza birbirimize yetiyorduk. Ne gerek vardı şimdi? Başlarda suratım biraz asılmıştı ama kimsenin aldırış ettiği yoktu. Belki tepkimi önceden tahmin ettikleri için önemsemediler, belki de zamanla ortama ayak uyduracağımı düşündüler, bilemiyorum. Biraz zaman geçip de sohbet ilerleyince gelenlerin kötü kişiler olmadığını anladım. Kimi benim gibi ekmek parasını kazanabilmek için gelmişti bu şehre, kimisi zaten buralıydı. Aralarından biri hariç hepsi çalışıyordu. O birinin adı Mehmet imiş, sonradan öğrendim. O akşam herkes birbiriyle sohbet ediyor, çekirdek çitliyor ya da çayını yudumluyordu. Televizyonda bir sinema filmi vardı ama muhabbet daha fazla ilgimizi çekmiş olacak ki kimse televizyona dönüp bakmıyordu bile. Bize abimizden,babamızdan başkasının haram olduğu öğretilmişti oysa bu erkekler hiç bize anlatılan hikâyelerdeki erkeklere benzemiyorlardı. Ne kötü bir niyet sezmiştim ne yan bir bakış. O gece dağıldığımızda saat gece yarısını geçmişti.

Sonraki hafta aynı grupla yeniden toplandık ve bir sonraki hafta, bir sonraki, bir sonraki daha… Her buluşmada Mehmet’le olan dostluğumuz daha da ilerliyor, sohbetlerimiz daha da derinleşiyordu. Mehmet aralarında üniversite okuyan tek kişiydi, buralıydı, tanınmış bir ailenin tek oğluydu. Aramızdaki ilişki zamanla arkadaşlıktan daha farklı bir hâl almaya başladı yine de bu durumun farkında değilmişiz gibi davranmayı sürdürmeye devam ettik. Ancak insan her gece kalbinin tam ortasında hayaliyle uyuduğu kişiyi nereye kadar saklayabilir?

            O gün ilk kez baş başa buluşmuştuk. İlk kez içimizden geçenleri saklamadan, üzerlerini örtmeye çalışmadan anlattık birbirimize. Hayatımın en mutlu günüydü. Aradan kırk iki sene geçmiş de olsa o gün hala hayatımın en mutlu günüdür. O gün, birbirimize açıldıktan sonra, saatlerce sohbet ettik. Aslında daha öncesinde de defalarca sohbet etmiştik ancak bu defa karşımdaki bir arkadaş, bir dost değil; elleri ellerimde, gözleri gözlerimde bir sevgiliydi ve ben bu duyguyu ilk kez tadıyordum. İçimde hareket eden bir şeyler vardı, hem heyecandı hem sevinç hem umut ama aynı zamandı bu şeyler ne heyecandı ne sevinç ne de umut. Aşk bu muydu, böyle bir şey miydi aşk? En güzel duyguların karışımından ortaya çıkan ama hiçbir duyguya benzemeyen yepyeni bir duygu muydu?

            İki yıl boyunca aşkın tadını doya doya çıkardık. Hep o sokakta, ilk buluştuğumuz yer, buluşur; nereye gideceksek oradan giderdik. Mehmet okuldan çıkardı, ben işten, bazen yalnızca ikimiz olurduk, bazen de arkadaşlarla birlikte olurduk. Bir günden bir güne ne Mehmet’in bana karşı kötü bir niyetini fark ettim ne de ben onu geçici bir heves olarak gördüm. Güya okulu bitince evlenecektik. Olmadı tabi! Mehmet ailesine benden bahsedince ailesi kabul etmedi. Fakülte bitirmediğim için cahil, köyden geldiğim için görgüsüz, oğullarını sevdiğim için de ahlâksız ilan ettiler. Oysaki beni bir kere bile görmemişler, kendimi ifade etmem için beş dakikalarını bile ayırmamışlardı. Haklılar mıydı? Belki. Kısmen. Kendilerine göre. Ancak ben ahlâksız değildim. Olmadım da. Bir insanın başka bir insanı sevmesi ahlâksızlık değildi. Davul her zaman dengi dengine çalmıyordu işte. Kim belirliyordu bu denkliği, ne belirliyordu? Para mı, eğitim mi, kültür mü, ne? Ayrıldık. Mehmet hiç istememişti ayrılmayı ama benim yüzümden ailesiyle arası bozulsun da istemiyordum. Gözümü bile kırpmadan, bıçakla kesip atar gibi çıkarıp attım bu aşkı hayatımdan. Sonrasında o kesiğin ruhumda açtığı yarayı hiçbir sevgi kapatamadı ama bu aşkın kangren olacağı da o günden belliydi. Aşk benim neyime idi zaten? Ertesi gün fabrikaya döndüm, kendimi işime verdim. Bir daha da onu hiç görmedim, hiç o sokaktan geçmedim.

Bir zaman sonra memlekete döndüm, talibim varmış. Babamlar bana sorma gereği duymadıkları için kendi aralarında sözü kesmişler. Evlendik. Kocam iyi miydi, yoksa kötü bir adam mıydı bilmiyorum. Hiç tanımadım, o da beni tanımak için çaba harcamadı. İki çocuğumuz oldu, büyüdüler. Herkes kendi yuvasını kurup da başka şehirlere gidince kocamla bir başımıza kaldık. Sonra ansızın bir gece bir kalp krizi geçirdi ve hayatını kaybetti. Üzüldüm mü, üzülmedim mi, ben o gün eşimi kaybedince neler hissettim hiç bilmiyorum. Uzun süre tek başıma yaşadım, çocuklarımın yanına gittim geldim, yeni şeyler denedim. Aradan günler geçti, aradan haftalar geçti, aradan aylar geçti; gün, bugün oldu ama aklımda hâlâ o sokak vardı. Bir daha asla dönmem dediğim, içine hayatımı, kalbimi, aşkımı bırakıp çekip gittiğim o sokak…  Dayanamadım. O şehre gittim. Günlerce Mehmet’ten bir iz aradım. Bulsam ne olacaktı, ben onu görsem bu saatten sonra ya da o beni görse ne değişecekti, kendini ilk engelde terk edip giden kızı nereye kadar sevecekti, belki de beni hiç sevmedin diyecekti, belki tanımayacaktı bile. Ama öyle değildi, değildi öyle diye haykırmak geçecekti benim de içimden. Unutmadım ki hiç diyecektim, sevdiğim bir sen oldun diye itiraf edecektim yüzüne. Ancak ne Mehmet’i bulabildim ne içimdekileri haykırabildim.

Aradan kırk iki yıl geçti. Tastamam kırk iki sene… Şimdi orta yerinde yaşını başını almış, güya aklı başında bir kadın olarak durduğum bu sokaktan bir zamanlar gençliğim geçti. Bir daha dönmem sanıyordum, döndüm. Bir daha kendi ayağımla gelmem diyordum bu şehre, geldim. Koca koca senelere bastığım gençlik anılarını ne yaptıysam yok edemedim çünkü. Ne koyduysam üstüne ezilmedi. Döndüm işte. Nasıl ki kırık bir cam parçasını bastırdıkça vücuduna canın yanar, ben de göğsüme gençliği bastırdım, yılları bastırdım, akıp giden zamanı bastırdım. Şimdi elimde koca bir hiçliğe gitmiş kırk iki seneyle döndüm işte. Dönmem dediğim şehre kendi ayaklarımla tıpış tıpış döndüm. Kader denilen şey bu muydu? Sahi neydi kader? İsteyerek yaptıklarımız mı yoksa istemeden mecbur kaldıklarımız mı?

Ayşegül ÜNAL

Editör Şair Gazetesi

YORUM YAZIN

Yorumlarınız bizler için değerlidir.