Yoksulluğun başlangıç noktası / Ayşegül ÜNAL

YOKSULLUĞUN BAŞLANGIÇ NOKTASI

Dünyada her şeyin bir başlangıç noktası vardır ya, yoksulluğun da başlangıcı bizim evdir. Daha evimize girmeden dış kapıdan belli eder kendini.  Yıpranmış, yağmurda ıslanmaktan kabarmış, ahşabı kendinden geçmiş, zaman içinde simetrisi bile bozulmuş mavi çerçeveli eski pencerelerimizden her sabah içeriye sızan vefasız güneşin ışıklarıyla birlikte yoksulluğumuz da yavaş yavaş yüzümüze vurmaya başlar. Gün göğe yükseldikçe odamıza giren ışıkların miktarı artar; rutubet kokulu, yer yer kireç parçaları dökülmüş, her an üzerimize yıkılıverecekmiş gibi duran duvarlarımızdaki pürüzler görünür olmaya başlar; güya evimizi daha güzel gösterebilmek için çocuk aklımızla yapıp duvarlarımıza astığımız kartondan fotoğraf çerçevelerimiz ne kadar basit olduğunu göstermeye, gündüzlerini kanepe niyetine kullanıp da geceleri yatak diye altımıza serdiğimiz yer minderimiz yamalarını utanmadan sergilemeye, sağlı sollu kolçakları yırtık elden düşme koltuklarımız aydınlanmaya başlar. Aslında ben güneşi severim sevmesine ama ah bir de şu fukaralığımızı yüzümüze bu kadar vurmasa… Oysa akşamları parasızlığımızı saklamak daha kolay.  Tavana gelişigüzel asılmış kör bir sarı lambanın altında üç kardeşimle bir ben, bir de anam babam hep birlikte oturup muhabbete başladık mı ne fakirliğimiz kalır aklımızda ne fukaralığımız. Anamın yaptığı dünyadaki en lezzetli tek çeşit yemek, üstüne babamın tatlı dili, belki de bizim şu dünyadaki zenginliğimizdir, kim bilir.

Şehre taşınmamızın üzerinden tam beş sene geçti. Öncesinde köyümüzde yaşardık. Kendi halimizde bir aileydik. Babam esasen hayvancılıkla meşgul olur, tarlalarda mevsimlik işçi olarak çalışır, evimizin rızkını temine uğraşırdı. Annemse bizimle ve evimizle ilgilenir, bunun yanı sıra babama da birçok işinde yardımcı olurdu. Biz üç kardeşin ilk görevi başarılı birer öğrenci olmaktı. Kalan vakitlerimizde ailemize yardımcı olurduk.  Köydeki evimiz de eski püskü, kerpiçten yapılma, iki odalı, duvarlarından, tabanından ve tavanlarından toprak parçaları dökülen, ayrıca bir mutfağı olmayan ancak onun yerine oturduğumuz odada bir ocağı bulunan yıkılmaya yüz tutmuş bir evdi. Aslında evdi demekten ziyade bizi doğanın kötü şartlarından koruyan bir sığınaktı demek daha doğru bir ifade olur. Bu ev annemin ya da babamın ailelerinden miras kalmış değildi. Bu ev dışarıdan her ne kadar çirkin görünse de aslında annemle babamın alın teriydi, emeğiydi, azmiydi. Babamın annemle evlendiği zamanlarda ayrı bir eve çıkmak yerine gelin; oğlan evine getirilir ve kocasının ailesiyle birlikte yaşamaya başlarmış, ancak babam anneme kıyamamış ve düğünde takılan altınlarla neredeyse harabe denilecek kadar kötü bu evi satın almışlar. Babam türlü borca girmiş, böyle bir davranışta bulunduğu için ailesinden türlü eziyetler görmüş ama yine de işin peşini bırakmamış; durmadan, dinlenmeden çalışmış ve ne yapıp edip borcunu ödemiş. Bu iki sevdalı insan insanlara o parasızlıkta bile dünyadaki en kıymetli varlığın sevgi olduğunu, el ele verince her zorluğun üstesinden gelinebileceğini göstermişler, o eski harabe evi mutlu bir yuvaya çevirmişler.

Köydeki hayatımızdan memnunduk ancak babamın bizler için başka planları varmış ki şehre taşınmayı kafasına koymuştu. Şehre taşınma fikrini ilk duyduğumuzda biz dört kardeş sevinçten ne yapacağımızı şaşırmış, tanıdığımız tüm çocuklara müjdeli haberi yetiştirmiştik. Oysa annemle babam bizler kadar mutlu görünmüyorlardı çünkü şehir onlar için umutla birlikte korkuyu da içinde barındıran bir kavramdı. Hayatı boyunca köyde yaşamış, tahsil seviyesi ilkokul mezunu olan bir adam, karısını ve dört çocuğunu da peşine takarak şehre giderse sonu nasıl olurdu? Köyümüzde örnekleri vardı. Artık köyümüzde nüfus sayısı günden güne azalıyordu ve insanlar her sene birer ikişer şehre yerleşiyorlardı. Herkesin kendine göre bir sebebi vardı elbette, örneğin köyümüzde her daim bir doktor bulmak olanaksızdı ya da köy meydanındaki okulumuza gelip de ertesi sene tayin istemeyen bir öğretmen bulmak da çok zordu. Öğretmensizlik yüzünden sene başında başlayan eğitimimiz ya yarıda kalıyor ya da birçok öğretmen değiştiriyorduk. Zaten birleştirilmiş sınıfta eğitim görmek yeterince zorken bir de öğretmensiz kalmak durumu daha da zorlaştırıyordu. Babamın da bu duruma canı sıkılmış, son öğretmenin de tayininin çıkıp gitmesiyle kesin kararını vermişti, şehre taşınacaktık. Hem başlarda zorlansalar da şehre taşınanlar sonradan daha rahat ediyorlardı, en azından haftada bir gün tatili olurdu, bizi parka götürebilirdi, daha iyi okullarda şehirli çocuklarla birlikte okuyabilirdik, elimize daha fazla para geçebilirdi. Beş yıl önce o akşam babam annemi ve bizi karşısına almış annemi taşınmaya ikna edebilmek için bir yandan dil döküyor,  bir yandan da taze sardığı tütünü içine çekiyordu. Annem babamın söylediklerini hiç ses etmeden dinledi, demek ki biz yattıktan sonra konuşacaktı. Ne zaman içine sinmeyen bir şey olsa bizim yanımızda tartışmaz, yatmamızı beklerdi. O zamanlarda bir dağ köyünde, nadiren sahip olunabilecek kadar çocuk ruhundan anlayan bir anneye sahip olmanın büyük şans olduğunu büyüdükçe daha iyi anladım. O akşam babam bizim fikrimizi de sordu, biz tabii hep bir ağızdan evet deyip babamıza sarıldık, şehirdi sonuçta. Kim bilir neler görecektik: parklar, atlıkarıncalar, pamuk şekerler… O gece sevincimden uyuyamadım, sabaha kadar hayal üstüne hayal kurdum.

O zamanlar on üç yaşıma basmak üzereydim. En küçüğümüz haricinde hepimiz öğrenim görüyorduk. Okulumuz birleştirilmiş sınıftan oluşmasına ve sürekli öğretmen değiştirmemize rağmen üçümüz de başarılı öğrencilerdik ve gelen tüm öğretmenler bizden çok memnun kalıyorlar, annemle babama hem bu kadar güzel ahlâklı çocuklar yetiştirdikleri için teşekkür ediyorlar hem de bu çocukları mutlaka okutun diye söylüyorlardı. Bizimkiler bu sözleri duydukça göğüsleri kabarıyordu kabarmasına ama dört çocuğu da okutacak para nerede, para olsa köy yerinde imkân nerede? O akşamın ertesi günü annemle babam beni yanlarına çağırmış, karşılarına oturtturmuşlardı. Annemle babam benimle her zaman sohbet ederlerdi ancak bu defa işin rengi farklıydı, o güne kadar aramızda bu kadar ciddi bir konuşma geçtiğini hatırlamıyordum. Şehre gideceğimizi, orada büyük okullarda farklı ailelerde yetişmiş birçok çocukla birlikte okuyacağımızı, oraların köyümüze benzemediğini ve şimdiye kadar derslerimde gösterdiğim başarıları aynı şekilde orada da devam ettirmemi istiyorlardı. Ardımdan gelecek üç kardeşim vardı ve benim her hareketimle onlara örnek bir abla olmam gerekiyordu. Şimdiye kadar onları nasıl gururlandırdıysam aynısını şehre gidince de bekliyorlardı. O gün onlara, o küçük kerpiç evimizde bir söz verdim, ikisine de sımsıkı sarıldım, hepimizin gözleri dolmuştu ama bu defa korkudan çok umut hâkimdi annemle babamın gözlerinde. Oysaki ben o gün asıl sözü kendime vermiştim, okuyacak ve bir gün mutlaka doktor olacaktım.

Akrabaların birinden alınan ödünç bir traktörle babam önde, bizler arkada römorkun üzerinde, eşya diye evimizde bulunan ne varsa toplayıp şehre göç ettiğimiz o günü asla unutamam. Anamla babamın bir küçük umudun peşine takılıp da dört yavrusunu okutabilmek adına gurbet diye çıktıkları o tozlu yolları unutamam. Yazın güneşten, kışın soğuktan yanan kavruk ellerimiz ve yanaklarımızla, geçtiği her yeri umutlu bir gürültüye boğan traktörün sesiyle birlikte başlayan gurbet hikâyemizde, annemin rüzgârda bozulan saçlarımızı krem görmemiş, kuru toprağa dönmüş o cennet elleriyle nasıl bir şefkatle düzelttiğini unutamam. Ben umudu ilk ailemde gördüm; anamı, babamı, kardeşlerimi, geçmişimi unutamam çünkü benim için umut önce aileden başlar.

Traktörün üzerinde ne kadar zaman gittik bilmiyorum. Uzunca bir süre sonra, güneşin battığı vakitlerde, bir gecekondunun önünde durduk. Kısacık ömrümüzde şehir nedir bilmeyen bizler etrafımızı şaşkın ve meraklı gözlerle izliyorduk. Burası köyümüze hiç benzemiyordu. Daracık sokakları, dik bir yokuşta yan yana dizilmiş kibrit kutusu kadar evleri hiç de hayallerimdeki şehre benzemiyordu. Üstelik çok kalabalıktı, sanki dünyadaki tüm insanları bu sokağa toplayıp getirmişlerdi. Kendimizden bir parça bulduğum tek benzerlik yoksulluktu. Bu sokak da, bu sokaktaki evler de, bu sokaktaki insanlar da, çocuklar da tıpkı bizim gibi yoksuldu. Oysaki ben karşımda bambaşka bir film görmeyi bekliyordum. Yine de aradaki bu benzerlik beni mutlu etmişti çünkü yoksul insanlar tüm dünyada aynı dili konuşurlardı. Üzerimizdeki ilk şaşkınlığımızı attıktan sonra tek katlı evlerinin eşiklerine oturmuş bir yandan sohbet edip bir yandan el işlerini yetiştirmeye çalışan kadınların meraklı bakışları altında eşyalarımızı indirmeye koyulduk. Kimileri gelip yardım etti, kimileriyse yalnızca izlemekle yetindi. Yerleşme telaşının ardından babamın iş arama ve bizim okul kayıt sürecimiz başlamıştı. Tüm aile için ilginç ama yeni günler yaşanıyordu, hayatımızdaki tüm belirsizliğe rağmen benim içimde umut çiçekleri yeşeriyordu.

Babam başlarda günlerce iş aradı, dolaşmadığı yer kalmadı ancak tam da umudunu kesmek üzere olduğu bir anda, hani nasip derler ya, hiç ummadığı bir yerden iş buldu; bir fabrikaya işçi olarak girmişti. Ücretini haftalık alacaktı, üstelik pazar günleri de tatil edeceklerdi. Biz o zamana kadar babamın hiç tatil yaptığını görmedik. Bu habere en çok annem sevindi. Babam işlerini yoluna koyarken annem de bir yandan hayata tutunmanın farklı alternatiflerini arıyordu, buluyordu da. Kısa sürede etrafı tanıdı, komşularla kaynaştı, neler yapabileceğini araştırdı ve evlenecek kızlar için el işi yapmaya karar verdi. Ben annemin hayata tutunma azmini hiçbir insanoğlunda görmedim. Her sabah bizleri okula, babamı da işine yolladıktan sonra işlerinin başına geçer, gelen siparişleri kısa sürede bitirip sahiplerine teslim eder, kazandığı parayı da babama verirdi. Evimizin direği babam olduğundan değil, aralarında yıkılmaz bir güven olduğundan. Babamsa annemin önüne geçilmez gayreti ve azmiyle bir yandan gurur duyar, bir yandan da kendini bu kadar yormasına içten içe üzülür, annemin bir dediğini iki etmezdi.

Zaman, şehirde sanki daha hızlı akıyordu. Köydeki dingin hayatımızın yerini koşuşturmacalar, yetiştirilmesi gereken ödevler, annemin siparişleri, babamın bütçe hesapları almıştı; bu koşuşturmacalar içinde en güzeli tatil anlamına gelen pazar günleri için yapılan planlardı. Her cumartesi akşamı oturur, ertesi gün için bir plan yapardık. Plan yaparken en büyük kriterimiz cebimizdeki paraydı. Babamın o haftalık ayırabileceği bütçe ne ise bizler de o bütçeye göre bir plan yapardık. Pazar günleri kimse çalışmazdı. Ödevler, el işleri, hesaplar en geç cumartesi akşamı bitirilir, pazar sabahları herkes hafiflemiş olarak uyanırdı.

Evimizde el birliği ile oturtturduğumuz bu düzen yıllar boyu devam etti ve bugün şehre gelmemizin üzerinden tamı tamına beş yıl geçti. Yoksulluk evimizi hiç terk etmese de şehir hayatına ayak uydurabilmeyi başardık, hepimiz- kendime verdiğim söz de dâhil- başarılı öğrenciler olarak kalmaya devam ettik. Ben ortaokulu bitirdikten sonra fen lisesi imtihanlarını kazandım, yatılı okuma hakkım vardıysa da hem aynı şehirde olmamızdan hem de gurbet içinde gurbet çekmek istemediğimden olsa gerek her gün onca yolu gidip geldim. Annemle babam yatılı okulun imkânlarından yararlanmamda ısrar ettilerse de dinlemedim. Çoğu zaman kitap olacak param olmazdı, okul kütüphanesinden ödünç aldığım kitaplardan çalışırdım ya da öğretmenlerim verirdi. Bazen de arkadaşlarımın çözdüğü kitapları kullanırdım. Ben söylemesem de babam bilirdi, bazı sabahlar okul çantamın içinde para bulurdum. Bilirdim, bunlar kitap almam için babam tarafında bırakılmış paralardı. Ne o para bıraktığını söylerdi ne de ben o parayı bulduğumu. Sanki bu aramızda sessiz ve gizli bir anlaşmaydı. Babam bize sizi seviyorum demezdi, sevginin ta kendisi olurdu.

Dört yıl boyu, dile kolay, bir öğrenci ne kadar çalışabilirse o kadar çalıştım. Bunca emek ancak üniversiteyle sonlanabilirdi ancak durumumuz ortadaydı. Bir yanım okumak, öğrenmek, ailemi daha iyi şartlarda yaşatabilmek için yanıp tutuşurken, diğer yanım nasıl olur da daha az yük olurum diye utancından yerin dibine giriyordu. Geride üç kardeşim vardı, annem hâlâ köyden getirdiği giysilerini giyiyordu, babamın durumu zaten ortadaydı. Üniversite imtihanları yaklaşıyordu. Benim içim içimi yiyordu. Bu durumla daha fazla mücadele edemeyeceğime karar verdiğim gün bizimkilerle konuşmaya verdim. Bir gece, kardeşlerim yattıktan sonra, annemle babamın yanına yanaştım; zaten halimde bir tuhaflık olduğu belli, daha konuşmadan gözlerimden yaşlar boşaldı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan anlatmaya çalışıyordum. O gece babam bana ilk kez kızdı. Sözleriyle değil, gözleriyle kızdı. Ortalığı bir sessizlik kapladı, sanki sonsuza kadar sürmüştü; o sessizlikten sonra ağzından çıkan tek bir kelime oldu: “Okuyacaksın.” Ondan sonra babama bir daha sınavdan hiç bahsetmedim. İmtihan günü geldiğinde annem beni alnımdan öptü, babam elini omzuma attı. Yol boyu baba kız, sınava gireceğim okula kadar, yürüdük, yürüdük, yürüdük… Sanki beş yıl önce köyden şehre gelirken geçtiğimiz o toz kokan umutlu ama korku dolu yolu tekrar yürüyorduk. Sınavım iyi geçti. Artık sınav sonuçlarını bekleyecektim ancak o zaman öğrendim ki beklemek yoksulluktan da betermiş. O günler geçmek bilmedi, annemle babamın emeklerini karşılıksız bırakacağımdan öylesine korkuyordum ki… Bir sabah kapımız çalındı, bir postacı üzerinde ismimin yazılı olduğu bir zarfla bana bakıyordu. Biz yer soframızda kahvaltımızı yapıyorduk. İşte yine herkes aynı duyguyu yaşıyordu, bir yanımız korkuydu, bir yanımız umut. Ne yapacağımı bilemedim, sanki o zarfın içinde dünyanın en kötü cümlesi beni bekliyordu. Annemin seslenmesiyle kendime geldim, zarfı açtım, herkesin gözü elimdeki bu küçücük kâğıttaydı. Kazandınız, yazıyordu, tıp fakültesini kazandınız. O an bana sevinçle bakan kardeşlerim, annemle babamın gözlerinden akan mutluluk gözyaşları, benim deli gibi sevinç çığlıklarım… Yaşanan onca sıkıntı, çekilen onca eziyet bir günde tek bir haberle silinip gitmişti. İşte bugün bizim bu yoksul evimize güneşlerin en büyüğü doğmuştu. Doktor olacaktım. Ben doktor olacaktım.

Ayşegül ÜNAL

Editör Şair Gazetesi

YORUM YAZIN

Yorumlarınız bizler için değerlidir.