TÜTÜN ÇİÇEĞİ / İlknur KIVRAK

TÜTÜN ÇİÇEĞİ

Kızı Naime, “İçme artık şu zıkkımı bubaaa” diye evin içinden seslendiğinde avluda
hasır yastıkların, minderlerin olduğu bir sedirde nasırlı parmaklarının arasına sıkıştırdığı
sarma sigarasını avurtlarında iki derin çukur oluşuncaya kadar içine çekti, İlyas Dede.
– Karışma gız sen benim işime, senelerdir biz bu canına yandığımın işinin içindeyiz,
dedi öksürerek.
Radyonun cızırtılı sesi canını sıktı.
– Naime gızımmmm! Şu zımbırtıyı kapat. Ben de azcık şöle dolanıp gelcem. Kahveye
falan giderim, dedi.
Cebinden köstekli saatini çıkarıp baktığında ikindi ezanı okundu okunacaktı ki, abdestini de
tazeleyip sonra evden çıkmanın daha münasip olacağını düşündü. İlyas Dede ölümün her an
her yerde insanı yakalayabileceğini inanırdı ki, bundandır abdestsiz sokağa tek adımını
atmazdı. Tabi artık böyle düşünmesinde ilerleyen yaşının, hayatın omuzlarına yüklediği
ağırlığın, ağrıyan dizlerinin ve yaşadığı ya da yaşayamadığı kalbine adeta deve gibi çöken bir
geçmiş zaman hikayesinin tüm hücrelerinde bıraktığı derin yaralarının olmasıydı belki de.
Eline geçirdiği bastonu onun elinden tutan son dayanaktı. Bastonundan güç alarak besmele
çekip kalktı oturduğu sedirden. Ve ağır ağır yürüyerek avlunun bir köşesindeki musluğa doğru
yöneldi. Tam elli yıl olmuştu. Bu evi kendi elleriyle ve rahmetli eşi Fikriye’nin yardımıyla
yapalı. Senelerin adı vardı. Tek geçim kaynaklarıydı tütüncülük, o zamanlar. Ne doyurur ne
de aç bırakırdı insanı. Ama köy yeri değil mi? Herkes bir diğerinin deliğini kapamaya çalışır,
sen elindekini olmayana verirsin, o da elindekini sana verir. Bir şekilde borç-harç
halletmişlerdi işlerini. Bir an durdu ve baston tutmadığı sağ eliyle belini hafifçe doğrulttu.
Yorulmuştu. Derin bir nefes aldı. İçine çektiği temiz hava ciğerlerini genişletip göğsünü
şişirdiğinde, gençlik yıllarında olduğu gibi üç adımda musluğa varabileceğini hayal etti. Fakat
bu sadece hayalden öteye gidemezdi. Hangi akla hizmet taaa avlunun diğer ucuna
konduruvermişti musluğu. Gençlik yıllarında düşünülmüyordu böyle şeyler. Her şeyin
kıymeti kocayınca anlaşılırdı. Heeyyy gidinin Ellez’i dedi kendi kendine. Daha dün gibiydi.
Sabah ezanı okunmadan eşeklere yükledikleri tütün kelterlerini tarladan eve getirirlerdi.
Çoluk çocuk yarı uykulu, yarı uyanık avlunun içine yayılır, tütün çizerlerdi şişlere. Tütün
çizilecek şişler tükenince bu sefer İlyas şişlerdeki tütünleri kargılara bağlanmış iplere geçirip
gırmandal denen iki tarafı telli düzeneğe kurumaları için asardı. Bundan sonrası ise balya
yaptırıp son olarak da köye gelen tüccarlara satmaktı. Senelerce biteviye devam etti bu işler.
Senelerce tütün tetirli elleriyle ağızlarına koydukları her lokmada tütünün zehrini akıtmışlardı
midelerine. Tütüncülükten elde ettiği gelirle kurmuştu yuvasını. Hatta çocuklarının yuvalarını
da… Kızı Naime’yi telli duvaklı evin ahşap merdivenlerinden indirirken yaşadığı hüzünle
karışık mutluluk halleri geldi bir anda gözünün önüne. Ne zaman büyümüştü bu kız da
gelinlik çağına gelmişti? Daha dün gibiydi elindeki bez bebeğiyle avluda işte tam da orada,
merdivenin altında her zamanki gibi evcilik oynamıyor muydu? Zaman su gibi akmıştı.
Biricik kızı, iki gözünün çiçeği ne hayallerle evlenmişti de hayırsız damadı Mehmet, Naime’
nin kısır olduğunu, onu zürriyetsiz bırakacağını düşünüp kapının önüne koyuvermişti
zavallıcığı. Baba yüreği nasıl katlanırdı şimdi? Elbette baba ocağı sonuna kadar açıktı Naime’
ye. Fikriye Hanım da Hakk’ın rahmetine kavuşunca evi çekip çevirecek tek kişi olarak Naime
yüklenmişti bu işi. Ara ara sigara içmesine karışsa da iyi mizaçlı, naif bir kızdı Naime. Bu
özelliklerini anacığından almıştı. İyi huylu, iyi kalpli Fikriye’si evin alt katındaki ekmek
evinde ocaktaki ateşin yalını vururken yüzüne yokluk varlık belli etmeden ne de lezzetli
yemekler pişirirdi. Fikriye’nin yufka açtığı, bazlama, gözleme yaptığı bütün ailenin hatta
komşuların dahi karnının doyduğu günler geçti gözlerinin önünden. Burnuna hafif bir ekmek
kokusu çaldı. Bak işte orada, iki zeytin ağacının arasında yenice asılmış çamaşırların sabun
kokuları arasında oğulları Yusuf ve Hasan birbirlerini ebelemek için seğirtiyorlardı.
Fikriye’nin “Çekilin ordan haylazlar! Daha yeni yıkadım onları.” diye azarlayan sesini duyar
gibi oldu. Yüzüne bir tebessüm yerleştirdi. Hafifçe kafasını iki yana salladı. Artık azıcık da
olsa dinlenmişti. Ha gayret! Birkaç adımda musluğa varmak için adımını attığı o an radyodan
gelen sesle mıhlandı olduğu yere.
– Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece
– Bilmiyorum ne haldayım, gidiyorum gündüz gece…
Artık kıpırdayamıyordu. Tüm vücudu kaskatı kesilmişti. Sadece gözlerinden istem dışı sicim
gibi boşalan gözyaşlarıydı hareket eden. Bu türkü ona yıllar öncesini hatırlattı. Yüreğinin
üzerinde oturan deve kalktı sanki bir an. Kalbi hızla atmaya başladı. Sanki yerinden çıkıverip,
bir kuş olup uçup gidiverecek gibi. Bazı yaşanmışlıklar vardı ki geçmişte, bunun için
ayakların koşmaya mecal bulamasa da yüreğin koşturuverirdi o günlere.
– Her şeyi hatırladın da beni mi unuttun yoksa İlyas, diye fısıldadı çal karası, üzüm
gözlüsü Iraz’ı.
Dizlerinin bağı çözülüverdi aniden. Olduğu yere yığıldı. Bir an kendine geldiğinde yeleğinin
iç cebindeki tabakasından çıkardığı sigarayı yakmayı denedi. Dudaklarının arasına
yerleştirdiği sigarayı, titreyen elleriyle, titrek bir ateşle buluşturdu. Sigarasının dumanıydı
şimdi geçmişe yolculuk yapan. Alnındaki derinleşen çizgiler daha da belirginleşti. Kalbi bir
kuş olup konuvermişti Çökelez Dağı’nın zirvesine. Bu dağın efsanesini ona ilk anlatan,
kendisine de İlyas ismini veren Murtaza dedesiydi. İnsanlara verilen isimler aynı zamanda
kaderleri mi olurdu? Bunu, o efsaneyi dedesinden dinleyince anladı. Murtaza dede gelenek
göreneklerini yaşatmaya çalışan ehil bir insandı. Bu civarda yaşayan insanlar zamanında onu
çok sevip saydığından bir çok kişi çocuğuna, torununa onun ismini vermişti. Belki de ona
özendiklerinden çocuklarının da onun gibi sevilen sayılan birisi olmasını istediklerinden.
Lakin Murtaza dede, torununa kendi ismini vermeyip, İlyas ismini okumuştu kulağına.
Murtaza dede, torununa İlyas demez, ‘Ellez’ diye hitap ederdi hep. Ne İlyas ne de bir başkası
“Neden Ellez?” diye sormadı hiç.
Dedesiyle İlyas arasında oluşan bağ, ne anası ne de babasıyla oluştu. Dedesinin ondaki
yeri bambaşkaydı. Babası ile anası can suyunu vermişlerdi. Anası karnında, kucağında,
sırtında taşımıştı. Dedesi ise dizlerinin dibinde, gözünden sakınarak büyütmüştü İlyas’ı. Anası
karnını doyururken, dedesi ruhunu doyurmuştu. İlk adımını atması için tahtadan üç tekerli
yürüteç yapıveren yine dedesiydi. Çocukluk yıllarında bilmediği, merak ettiği birçok şeyi
öğrenmişti dedesinden. Mesela, kuzuların sürünün içinde kendi annelerini nasıl bulduklarını
öğrenmişti bir defasında. Zeytin ağaçlarının bir sene çok verim verip, diğer sene dinlenmeye
çekildiklerini de öğrenmişti. Meraklı ve sorgulayan gözlerle “Dedeeee! Zeytin ağaçları da
insanlar gibi yorulur mu yani?” dediğinde yaşlı adamın içten gülüşü yüzüne dağılmış,
mutluluk kavramı gözlerinin iki yanındaki ince çizgilere oturuvermişti. İlyas bu yaşlı adamın
ne kadar çok şey bildiğini, adeta yolunu aydınlatan bir rehber, Allah tarafından kendisine
ihsan edilen koruyucu bir melek olduğuna inandırırdı kendini. Öyle ki bu yaşlı adamın, bu
dünyanın her türlü işini bildiği gibi namazlardan sonra okuduğu dualarda diğer alemlerden
birileriyle fısıldaşarak irtibat kurduğunu düşünürdü. Her perşembe gecesi odasına çekilir, diz
çöküp önüne oturduğu rahlesinde bir takım ileri geri salınımlar eşliğinde musaf okurdu. Onun
güzel sesinden dinlediği bu esrarengiz melodinin gizemine kapılırdı İlyas. Bir keresinde bazen
gırtlaktan, bazen genizden çıkartılan bu içli seslerin ne anlama geldiğini sormuştu dedesine.
Dedesi:
– “İyi bir insan olmanın ulviyetini, iyi olanın bu dünyada olduğu gibi öbür dünyada da
mükafatını alacağını söyler. Kötülük edenlerin her iki dünyada da yerinin olmadığını,
kalbi temiz, imanı kuvvetli olanın daha bu dünyada cennetini yaşamaya başladığını
anlatır. ”demişti.
Yazları bir yandan tütün işleri devam ederken ezan vakitleri dedesiyle abdest alırlar birlikte
vakit namazlarını eda ederlerdi. İçlerine düşen derin huşu, göz göze geldiklerinde parıltıya
dönüşürdü. Vakit buldukça da dedesinden Kur’an-ı Kerim’i tecvitli okumayı öğrenmişti.
Murtaza dede çok sevdiği torununun bu kadar zeki, çabuk öğrenen bir çocuk olmasıyla gurur
duymuştu her zaman. Torununu tecrübeleriyle, nasihatleriyle en önemlisi de derin bir sevgiyle
büyütmüştü.
“Düşünülürse derince
Uzak görünür görünce
Bir yol dakka miktarınca
Gidiyorum gündüz gece”
Kimi zaman bir söz, kimi zaman bir resim, kimi zaman da yanık bir yürekten dökülen içli bir
ses siluetine bürünür gezerdi geçmiş zaman. Ara ara belleğini yoklardı insanın canını acıta
acıta. On sekiz yaşında bıyıkları yeni terlemiş delikanlı olduğu o hazin yaz geldi gözlerinin
önüne. Tütünün ilk kırım vaktiydi. Gönülden gönüle giden yolun seyyahları olmuşlardı İlyas
ve Iraz. Kara gözleriydi Iraz’ın İlyas’ı yangınlara atan. Gönülden gönüle giden yolun
seyyahları olmuşlardı. Bilemezlerdi ki gidilen her yol menzile ulaştırmaz. Kaderden öteye yol
olmaz.
O yaz zorlu geçti İlyas için. Sevdiği kızın amansız bir hastalıkla ölümü ve dedesinin
yatağa düşmesi İlyas’ı derinden etkiledi. Bir süre yemez içmez, insan içine çıkmaz oldu.
Hasta yatağında yatan dedesi, İlyas’ı yanına çağırdı. Bu nur yüzlü ihtiyar adam, bir çocuk
kadar kalmıştı yatağın içinde. İlyas onu böyle görmeye dayanamazdı ama “Fani dünyanın
sahibi değiliz” demişti dedesi. “Her nefis bir gün ölümü tadacaktır.” der ayette. Bu sebepledir
ki İlyas hiçbir zaman ölümden korkmadı. Dedesinin yanına diz çöküp yumuşacık pamuk
ellerini, ellerinin arasına aldı. Murtaza dede hafifçe araladığı gözlerini kısarak elini tutan
delikanlıya baktı. Sanki onu tanımıyormuş da kim olduğunu bir yerlerden çıkarmaya çalışıyor
gibiydi yüzündeki ifade.
– “Dedeciğim, benim, Ellez” dedi İlyas.
İlk kez bu kadar çaresiz hissetmişti kendini. Ağzından çıkan her kelime bir çakır diken
tohumu gibi boğazını parçalayacakmışçasına. Derin nefes alırken burun delikleri genişliyor,
gözlerinden dökülen yaşlar yanaklarında iki su oluğu oluşturuyordu. Murtaza Dede yatağın
içinde başını pencereye çevirdi. Gözlerini Çökelez Dağı’na doğru dikti. Bir süre bakışlarını
dağın zirvesinden hiç ayırmadı. Sanki bir şeyler vardı dağın zirvesinde, sadece Murtaza
Dede’nin gördüğü. Ya da Azrail orada beklemekteydi Murtaza Dede’yi. Derin bir sessizlik
hâkim sürdü odanın içinde. Bu sessizliğin sebebini düşünmeye başladığı sırada, yaşlı adam
konuşmaya başladı.
– Ademoğlu her şeyi bilseydi, öleceği günü de bilirdi Ellezim. Hak Teala biz insanları
her şeyi bilmek için yaratmadı ki. Zaten o vakit nasıl katlanırdık bu yükün ağırlığına.
Allah taşıyabileceği zorluğu vermiş sevgili kullarına. Bunu kendilerine pay belleyip
şükretsinler diye. Beden bir emanettir yüce yaradandan. Topraktan gelip yine toprağa
döneriz. Şu Çökelez Dağı’nı görür müsün? Orada, dağın zirvesinde tek başına garip
bir mezar vardır. Vakti zamanında gavur saldırısına uğrayan, topraklarını korumak
için cengaverce savaşan, kopuk başını koltuğunun altına alıp düşmanı kovalarken can
veren Ellez Komutan yatar orada. Arkadaşları, “Çök Ellez, Çök Ellez!” diye bağırsalar
da aslanlar gibi savaşıp, adına destanlar yazdırmıştır. Bu olaydan mütevellit Çökelez
Dağı koymuşlardır bu haşmetli dağın adını.
Terler boncuk boncuk olmuştu yaşlı adamın alnında, dili kurumuştu. İlyas ıslak bir pamukla
dedesinin ağzını nemlendirdi.
– “Dedeciğim yorma kendini bu kadar, biraz dinlen.” dese de yaşlı adamın sözlerine ara
vermeye niyeti yoktu.
– İnsan ölüm anında bile yaşadıkları değil yaşayamadıkları, bildikleri değil bilmedikleri
için tasalanır. Bir tütün çiçeği güzelliğinin altında yatan yaprakları gibi bu dert içini
zehirler insanın.
Murtaza dede son nefesini verirken dahi İlyas’ın aklına yıllardır takılan sorularına da cevap
olmuştu. Son nefesten bile çıkarılabilecek o kadar ders vardı ki…
Radyodan gelen sesle olduğu yere yığılıveren Koca İlyas, gözlerinden akan yaşlarla
bakışlarını Çökelez Dağı’na çevirdi. Boğuk boğuk öksürürken aynı zamanda türküye
mırıldanarak eşlik ediyordu. Bir elinde sigarası diğer elinde erken yaşta ölümün ayırdığı
kabuk bağlamaz kalp yarası… Iraz’ından kalan yegâne mirası tütün çiçeği nakış işlemeli
beyaz mendili ile türkünün son dörtlüğünü mırıldandı.
“Şaşar Veysel iş bu hale
Gah ağlayan gâhi güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece”
Mendili hafifçe burnuna götürüp yılların kokusunu çekti içine. Ardından gelen hırıltılı
öksürükle nefesi kesilir gibi oldu. Mendili ağzına götürdüğünde taze birkaç damla kanın,
tütün çiçeği işlemesinin üzerine damladığını fark etti. Uzaklardan birileri çağırıyordu. Gitme
vakti gelmişti. Ilık bir esinti geldi dağın eteklerinden. Ağırlaşmış göz kapakları kapandı bir
daha açılmamak üzere.

                                                                                                         İlknur KIVRAK

YORUM YAZIN

Yorumlarınız bizler için değerlidir.