Sesteşler / Halil ÜNAL

SESTEŞLER

Geçen günlerin birinde,
Öyle birdenbire,
Merak ettim akraba ne demek diye.
Hemen Google’da yazdım ”Akraba” nedir diye.
İçlerinde en muteber olanına, Türk Dil Kurumu’na baktım haliyle.
TDK’nın web sitesinde söyle tanımlanmıştı akraba;
 Akraba: kan bağıyla birbirine bağlı olan insanlar.

Bu tanımlama beni epeyce bir düşündürdü. Ne demekti ki bu kan bağı? Neden göremiyordum ben o kan bağını. Görülemeyen ama hissedilen mistik bir şey miydi ki bu bağ. Peki öyleyse ben neden hissedemiyordum. Bende mi bir gariplik vardı! (biraz gariplik olduğu doğrudur) Yoksa hissetmekten sorumlu organım da bir sıkıntı mı vardı? Bilemedim…

Kan bağı denince aklıma gelen, tıbbi gereklilik hallerinde, kan alıp- verme hadisesi neticesinde, kişiler arasında oluşan organik bağdır. Bence gerçek bir kan hukuku. Düşünsenize birinin damarlarında sizin kanınız dolaşıyor. Kan bağı denilen şey bu olsa gerek.

Bak şimdi aklıma Dostoyevski’nin sözü geldi. Şöyle diyor meşhur Rus edebiyatçı. Hani şu ”SUÇ ve CEZA” kitabının yazarı olan zat. ”Akrabalar arasında zorunlu bir sevgi bağı vardır. Oysa sevginin önce hak edilmesi gerekir. İşte bu yüzden akrabalar arasındaki sevgi samimiyetsizdir.” Öyle mi gerçekten, ne dersiniz?

Akrabalık müessesini, bilhassa yakın akraba dediğimiz amcaları, dayıları, teyzeleri, halaları ve tabi ki de kuzenleri şöyle bir zihnimize getirelim. Herkes (istisnalar elbette olacaktır) konuşmadığı, görüşmekten keyif almadığı, sevmediği veya sevemediği en az bir akrabası (çoğumuzun pek çok) olduğunu görecektir. Kaçımızın en yakın arkadaşı, kendimizi en yakın hissettiğimiz kişi bir akrabamız. Oysa düğünlerin ve yasların vazgeçilmez öğeleridir onlar, kan ile bağlı olduğumuz, mutluluk ve hüznün muhterem paydaşları.

Ateş düştüğü yeri yakar, akrabalar kim ne araba almış, kimin kolunda kaç bilezik var ona bakar. Bizdeki yas evlerinin bilindik klişesidir bu!   Ya düğünlerimiz; kendini eğlendiren muhteremler için en az üç dört aylık gıybet malzemesi işlenmiştir   muhasebe kayıtlarına.

Anne babalar en yakınları olması gereken kardeşlerinin çocukları ile kıyaslarlar kendi evlatlarını. Daha çocukken bile isteye başlatılan bu talihsiz algı, üniversite giriş sınavlarında her ailenin rüştünü ispat etmeye çalıştığı bir arenaya dönüşür. Kimi zaman kendi çocuğunun neyi ”kazanıp kaybettiği” bile, bir başka akraba çocuğunun başarısı ile farklı bir anlam kazanabilir.  Ne garip değil mi!  Sonra da bu çocukların yetişkinliklerinde birbirlerine yakın olmalarını bekleniyor.  Nasıl bir çelişkidir bu, anlamak güç…

Akrabalık ilişkilerinde samimiyet hep bir adım geriden gelir. Şanslı olanlar bu arayı kapatır.  Kan bağı, gönül bağına evrilir.

Akrabalar sesteş kelimelere benzer. Görünürde benzeşirler. Geldikleri yerler, soyağaçları, kimin zaman da soyadları aynıdır. Ama yüklendikleri anlamlar, hayatta ki duruşları, söylemleri, algı dünyaları genelde farklıdır. İşte bu yüzden soyağacınızın gölgesi çoğu zaman size o beklediğiniz güveni ve huzuru veremez.

Siz en iyisi mi alın çayınızı kahvenizi geçin şöyle gönül bahçenize…

Halil ÜNAL

Editör Şair Gazetesi

YORUM YAZIN

Yorumlarınız bizler için değerlidir.